Ersan Erdura: "Duman Işığı Saklayamaz"
Müzik piyasası birbiri ardına çıkan kalitesiz işlerle adeta yangın yerine döndü. Bu yangının dumanı, ne kadar kaplasa da gökyüzünü, asla ışık saçan müzisyenlere gölge edemiyor. Tıpkı müzik kalitesinden ve insanlık duruşundan ödün vermeyen Ersan Erdura’nın ışığına engel olamadıkları gibi.
Şov dünyasında müzikten çok para kazananları, yıldızı parlayıp sönen dönemsel isimleri saymakla bitiremeyiz. Gerçek müzisyenlerin sayısı ise çok daha azdır. Onlar sahnelerin nadir bulunan mücevherleridir. Yaşamlarını müzikten kazanırlar fakat hiçbir zaman astronomik paraların ya da egolarının esiri olmazlar. İstikrarlı halleri, dürüst kişilikleri ve işlerine duydukları saygıyla her zaman sevdikleri tarafından el üstünde tutulurlar. Köprü’nün bu sayısında Türk pop müziğinin nadir mücevherlerinden, sahnelerin beyefendi ismi Ersan Erdura ve dünyalar tatlısı eşi Leyla Hanım’ın evine konuk olduk. İşte Ersan Erdura ile gerçekleştirdiğimiz o keyifli söyleşi…
Ersan Bey sahne hayatınızdan başlayalım. Müzik hayatı boyunca sürekli çalışan sayılı sanatçılardansınız. 15 yıl boyunca İstanbul’un en ünlü otellerinden birinde aralıksız sahne aldınız… Bu istikrarı nasıl açıklarsınız?
Bu belki de bizim kuşağımız ile ilgili bir durumdur. Ben The Marmara’da 15 sene aralıksız bir şekilde program yaptım. Proramım akşam 22:00’da başlıyordu ve gece 01:00’e kadar sahnede kalıyordum. Her gün En az 2,5 saat sahne alıyordum. Şu anda da inanın 13 yaşımda ne söylüyorsam yine aynı ses tonundan söylüyorum. Taksim’den evime gece 02:00 gibi geliyordum, uyuyor ve ertesi gün kahvaltımı yaptıktan sonra yine otele dönüyordum. O otelde 15 yıl çalıştım ama müdürün odasını bilmem. İşimi yaptım ve maaşımı aldım. Oradaki son sahnemde müdür bey çiçeğimi getirirken, “bir günde devamsızlık yapılmaz mı?” demişti. Bu benim için büyük bir gurur.

1990’ların sonunda, 2000’lerin başında neden Ersan Erdura albümlerini görmedik? Bu noktada bir eksiklik hissediyor musunuz? Açıkçası biz bu eksikliği hissettik!
Ben sahne hayatı aralıksız bir müzisyen oldum. Her gün gece çalışmak albüm çıkarmaya zaman ayırmamı engelledi. Bazı arkadaşlarım, “Ersan, sen halen söyleyebiliyorsun, gel tekrar bir çıkış yap” dediler. Fakat o zamanlarda “albümü bıraktım” dedim. Şimdilerde ise yeni projelerin altına imza atıyorum. Bazı sanatçılar yaşlandıkça seslerini 1-2 ton aşağıya indirirler ama ben halen aynı tondayım ve devamlılığımı korudum. Aslında albüm açısından eksik kalmama nedenmiş gibi görünse de 15 yıl boyunca neredeyse her gün 50 şarkı söyledim. Bu açıdan baktığımda, The Marmara’da sahne almayı büyük bir şans olarak değerlendiriyorum.
Son dönemin ‘Ben Yoruldum Hayat’ isimli çok sevilen türküyü kendi tarzınızla yorumladınız ve çok beğenildi. Bu tarzdaki tek kaydınız bu eser miydi?
Biraz da kariyerimi ve sesimi korumak adına bana uymayan hiçbir şarkıyı söylemedim, hep seçici davrandım. Aslında turnelerde, Dadaloğlu türküleri, Cem Karaca, Barış Manço şarkıları söyledim ama bu alanda hiç kayda girmedim. Müzisyen arkadaşım Bilgen Bengü, “Ersan, ‘Ben Yoruldum Hayat’ isimli türküyü bir okusana” dedi. Gitarist arkadaşım Vedat parçanın aranjesini yaptı. Üzerine fazlı bir gitar çaldı. Stüdyoya girdim ve okudum. Enteresan bir şarkı oldu.
Türkünün sahibi Mümin Sarıkaya, eserinin sizin söylediğiniz halini nasıl buldu?
9/8 Müzik’in sahibi Ahmet Çelenk beni Mümin Sarıkaya ile telefonda buluşturdu. Mümin Sarıkaya, türküsünün benim söylediğim halini de çok beğendiğini söyledi. Hatta, “Abi çok enteresan… Dinledikten sonra şimdi ben bile sahnede senin gibi söylüyorum” ifadelerini kullandı. Ben Mümin’den şarkıyı kullanmak için izin istedim. Sağ olsun, “Abi kimseye izin vermedim ama sana veriyorum” dedi. Televizyonda, internet ortamlarında tabii ki eserin sahibinin de izniyle ‘Ben Yoruldum Hayat’ı söyledim ve çok beğenildi. Ancak nedense televizyonlar, radyolar yeteri kadar yer vermediler.
Peki sanatsal işler yerine, daha çok reyting alan ve tamamen maddi kaygılarla üretilen parçaların ön plana çıkarıldığını mı düşünüyorsunuz?
TV ve radyo yöneticileri neden kaliteli sanat eserlerini yayınlamazlar gerçekten anlayamıyorum. Türkiye’de müzik dünyası çok garip. Bazı şarkılara bakıyorum, internet üzerinde milyonlarca kez dinlenmiş. Bana göre dinlenebilecek bir şey de değil. Gerçekten bu aralar insanların kalitesiz şeyler yaptığına tanık oluyorum. Bakıyorum müzikle uzaktan yakından alakası olmayan kişiler bazı işler yapmış, dinliyorum ve inanın “nasıl olur?” diyorum. Soliste kompresör bile dayanamıyor, teknik yok, başka bir şey yok. Nasıl oluyor bilemiyorum.
Siz, rahmetli Erol Büyükburç ile birlikte Elvis Presley şarkıları söylediniz. Elvis ile özdeşleştirildiniz ama kendinize has bir tarz da oluşturdunuz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Erol Büyükburç’un içinde o kadar sevgi vardı ki… O, Elvis kıyafetleriyle söylerdi ve çok iyi bir müzisyendi. Benim ses rengimin ise Elvis’e daha çok benzediğini söylerler. Ben, Elvis şarkılarını canlı olarak, Elvis tonunda okurdum. Ses rengimiz gerçekten çok benzer. Hatta kıyafetlerimiz bile birbirine benzer. Ben kendisini görmeden aynı elbiseleri giyiyordum. 1967’de biz Elvis’i görmüyorduk ki. Şimdiki gibi internete bakıp da dünyayla entegre olamıyorduk. Buna rağmen kıyafetlerimi eşim Leyla Hanım hazırlardı ve kıyafetlerimiz bile Elvis ile aynı oluyordu. Aslında o dönemlerde sadece Elvis değil; Frank Sinatra, Adriano Celentano, Tom Jones gibi isimlerin repertuarlarını da seslendirirdim. Bunların yanında kendi tarzımı da her zaman korudum. Bu isimlerin hepsinin kendine özgü bir tarzı var ve ben de kendi tarzımı hep korudum.
Son olarak… Müzik piyasasının evrimini değerlendirmenizi rica edeceğiz. Ayrıca önümüzdeki süreçte yeni Ersan Erdura projelerine tanık olacak mıyız?
Aslında Unkapanı bir dönem gerçekten çok iyi çok kaliteli işler çıkardı. Ben ve benim kuşağım her zaman kalitenin peşinde koştu. Ancak bir süre sonra prim yapan, daha çok kazandıran projeler tercih edilmeye başlandı. Bazı müzisyen arkadaşlarımız kendi bestelerini yapıp yapımcılara gittiler ve bu da plak şirketlerinin işine geldi. Bir süre sonra, kalite değil slogan içeren eserler ön plana çıktı. Aslına bakarsanız gazinolar da bu şekilde bitti. İnsanların karşılayamayacağı bütçeler istenmeye başlandı. İSTEĞİNİZE GÖRE YENİ ÇALIŞMANIZ (HER YERDE KAR VAR) EKLENEBİLİR “Hakan Eren sadece bana değil Nur Yoldaş’a, Semiha Yankı’ya, Coşkun Demir’e, Atilla Atasoy’a, İskender Doğan’a, Baha Boduroğlu’na da destek oluyor sağ olsun…”
1962
Henüz 13 yaşındayken Boğaziçi Orkestrası’nı kurdu
1965
Son Saat gazetesi "En iyi orkestra" ve "En iyi solist" ödülünü aldı
1967
Haftasonu Gazetesi yarışmasında "Altın Ses Kralı" oldu
1968
Eşi Leyla Hanım ile evlendi.
1970
Köyün Beş Güzeli sinema filminde rol aldı
1978
Çocuk Gözler şarkısı ile Altın Kelebek Ödülü'nü kazandı.
2011
Çocuklar Duymasın isimli dizide bir bölüm oynadı
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...