Bozkırdan sinemanın zirvesine: CÜNEYT ARKIN

Bozkırdan  sinemanın zirvesine: CÜNEYT ARKIN

Kara Murat, Malkaçoğlu, Yıkılmayan Adam ve daha onlarca kült eser… Yeşilçam filmlerinde hep kötülerle mücadele ederken izledik onu. Oysa ki, o gerçek yaşamında da kötülerle mücadele halindeydi. Beyaz perdede, doğruyu savunmak için ettiği kavgaları kadar, gerçek yaşamındaki fikir kavgaları da halkın sevgisini kazanmasında büyük rol oynadı.

Onun hayranlık uyandıran kavgaları; namusun, şerefin ve dürüstlüğün kavgası oldu hep... Öğretmen Kemal ile çocuklar eğitimsiz kalmasın diye verdiği mücadeleye şahit olduk. Ruşen Ali’yle hem güldük hem de vefa duygusunu bir kez daha sorguladık iç dünyamızda. Köprü’nün ilk sayısında Türk sineması­nın yaşayan efsanesi Cüneyt Arkın ve eşi Betül Hanım’ın evine konuk olduk. Yeşilçam’ın temel taşlarından biri olan sanatçı ile Eskişehir’de başlayan ve üni­versite için geldiği İstanbul’da değişen hayatının kırılma noktalarını konuştuk. Ve gördük ki, hayatı değişse de hayata karşı sağlam duruşu hiç değişmemişti. Ve anladık ki, beyaz perdede demir yumrukları ve sert tekmeleriyle alt ettiği kötü adamlarla, gerçek hayatta da mücadele etmişti. İster beyaz perde, ister gerçek hayat olsun, onun için fark etmedi. Sahneler ve senaryolar değişti belki ama o her zaman her yerde kötü­lüğün ve kötülerin korkulu rüyası oldu. İşte Cüneyt Arkın ve müthiş hikayesi... 

“KOCA FAKÜLTEYİ BİR TAKIM ELBİSEYLE BİTİRDİM”

> Jön olmadan önceki Cüneyt Arkın’ı dinleyebilir miyiz sizden? 

Ben üniversitenin sonuna doğru göz­lerimin yeşil olduğunu öğrendim. Bir takım elbiseyle bitirdim koca fakülteyi. Aileme katkı olsun diye köyde bostan bekçiliği yapardım. İki köpeğim bir de sıpam vardı. Orada yağmuruyla, çiçeğiy­le, böceğiyle, tabiat ile iç içe yaşadım. Köpeklerden sadakati, sıpamdan daya­nıklılığı, vefayı öğrendim. Öyle bir yürek oldum, Cüneyt Arkın oldum. Belki hep o tabiattan aldığım zenginlikleri harcadım ama yine de bitiremedim.

"O YILLARDA İNSANLIK VARDI"

> Eskişehir günlerinizden aklınızda kalanlar neler? 

Eskiden huzur vardı insan ilişkileri bambaşkaydı. Eskişehir’de babamla birlikte sokağa çıktığımızda çalışan birini gördüğümüzde babam hemen durur, ‘kolay gelsin, yardım edeyim mi’ derdi ve bazen de ederdi. Bir karako­lumuz vardı ve örümcek ağı doluydu. Mahallenin yaşlıları sorunları hallediyor­du ve kimse karakola gitmeye ihtiyaç duymuyordu. İnsanlar ayaklarını topra­ğa, çimene basardı. Sokak duvarlarına yakın meyve bahçeleri vardı. Babamın ektiği kirazları yoldan geçenler yerdi. Her şeyin tadı vardı; domates, salatalık öyle bahar kokardı. O çimler yeşil yeşil kokardı. Manavlar mis gibi kavun kokar­dı. Caddeler Arnavut kaldırımıydı ama parke kıyısından şırıl şırıl sular akardı. Odanın camını açtığında çiçek kokusu dolardı içerilere. Öyleydi hayat... O kadar güzel insanlar vardı ki... Babam keman çalardı. Münir Nurettin’den parçalar okurdu. O zamanın yaşlıları da böyleydi. Sokaklarda bir tek sarhoş göremezdin. Gençler mahallenin namusunu, genç kızları korurdu. Kadına şiddet hiç yoktu. Biz o güzel günleri yaşadık.

"HALKA HAKSIZLIK YAPANI DÖVDÜM" 

> Sinema dünyasında ya da sektörde yaşadığınız, ‘hayatımın kırılma noktası’ dediğiniz bir an oldu mu? 

1980’li yıllarda biliyorsunuz sokaklarda çocuklar öldürülüyordu... O dönemde bir kesim bana bir film teklifinde bulun­du. Cevap vermedim ve çocuklara kutu­lar içinde mermiler gönderildi. Sonra beni bacağımdan vurdular. Ben ‘hayır’ dediysem hayırdır. Sonra patronlarıyla konuştum; “Siz ne biçim insansınız, siz film yapsanız ne olur, insanlara ateş edi­yorsunuz, vuruyorsunuz, sizin yaptığınız filmden yarar gelir mi?” dedim. Bir de halkı soyan, halkın evini barkını elinden alan, halka zulüm yapan adamları eleş­
tiren filmler çektiğim zaman beni mah­kemeye çağırdılar, yargılandım. Çok şey biriktiriyoruz hayatımızda; hayata dair, insanlığa dair... Herhalde insanın çok büyük özelliklerinden biri de cesur olması. Benim yapımda haksızlığa daya­namamak var. O yüzden filmlerimde halka haksızlık yapan herkesi dövüyor­dum, o kadar çok adam dövdüm ki, Türkiye’de bitti Avrupa’dan getirttik.

"AT SIRTINDA DOKTORLUK YAPTIM" 

> Siz aynı zamanda tıp doktorusu­nuz... Doktorluk mesleği sırasında neler yaşadınız?

Anadolu’da doktorluk yaptım. Neredeyse hiçbir kadına çıplak el ile iğne yapamadım. Kocaları, anaları, babaları kabul etmiyordu. Hep şalvar üstü iğne yapıyorduk. Kızamıktan çocuklar ölüp gidiyordu, penisilin yoktu. Bir gün bir doğuma müdahale edeyim dedim, kadının kocası ‘mahrem’ diye silahla önümü kesti, kadın sabaha kadar bağırdı çağırdı. Maalesef sabaha karşı, kadın da karnındaki bebeği de hayatını kaybetti. Köylerdeki hastalara katır sırtında gidiyorduk. Ondan sonra aklıma takılıyordu iyileşti mi diye... Tekrar katıra binip gece gündüz dağları, bozkırı aşıp hastayı kontrol ediyordum. Ben böyle doktorluk yaptım. 

"TÜRK DİZİLERİ GERÇEKÇİ DEĞİL"

> Sinema sektörü açısından baktığınızda, sizin döneminizle günümüz arasında ne gibi farklar görüyorsunuz? 

Bizde imkanlar kıttı, bir sahneyi tekrar çekemezdik, kameralar bugünkü gibi değildi ve Türk sinemasında ekonomik sıkıntılar vardı. Şimdi bunların hiçbiri yok. Ben sinemaya başladığımda Türkiye 35 milyondu ve biz 35 mil­yonun yüreği olduk. Şimdi bir kanalı açıyorum dizi çıkıyor, en basit insanın bile bir gerçeği vardır. O gerçek yoksa hiçbir sanat dalı tutmaz. Ben o dizilerin büyük kısmında insan göremiyorum. Bir adam geldi iki gence diz çöktürdü, kafalarına sıktırdı öldürdü, vay anasını... Ayrıca, umut bağladığım, beğendiğim bazı oyuncular kendilerini geliştireme­diler. Çünkü kendilerini geliştirmeye zaman bulamıyorlar. Batı’da saat 17.00 olunca kimse kimseyi çalıştıramaz. Bizde ise serbest piyasa dolayısıyla durum çok farklı.


Usta sanatçı, Büyükçekmece Köprü Dergisi İmtiyaz Sahibi Leyla Peker'e çok çarpıcı açıklamalarda bulundu.

"MİLLET AÇLIKTAN KIRILIYOR"

> Andımız kararı hakkında bir çıkışınız oldu...

Bağımsız bir ruhum var, memleket ve halk sevgisiyle doluyum, ‘Ne Mutlu Türküm diyene.’ Siyasete girmeyi sev­miyorum... Andımız’ın kaldırılması ile ilgili olarak sosyal medyada birkaç şey söyledim. Millet açlıktan kırılıyor, pan­demi nedeniyle işletmeler kapatılıyor. Adamın biri dün intihar etti. İntiharlar konuşulmuyor. Eğitimimiz de baştan aşağıya kötü. Bizim uluslararası yarış­malara giden öğrencilerimiz biraz nal topluyor; Matematik ‘Nayır’, fizik ‘Nayır...’ Üniversiteler; ülkenin beynini açan, ufku­nu aydınlatan kurumlardır. Bilim ve akıl üretilebilir. Bugün çağdaş ve uygar ülke­lere bakın; akıl, matematik, teknoloji... Bizde teknoloji yok, akıl desen ‘Nayır...’ Cahiliz... Hep ‘Osmanlı’ diyoruz da bize Osmanlı’dan ahşap ev mimarisi ve cahil halk kaldı. Genelde bir ‘sürü psikolojisi’ var Türkiye’de. Yani kaptırıp gidiyor herkes, ‘bana ne, bana bir şey olmasın da ne olursa olsun diyorlar.’ İnsanca değerler katmadıkça hayata, o hayatı güzelleştiremezsin...

"DEVLETİN SANATÇISI OLUR MU?"

Şiir, hikaye, roman, resim, heykel… Bunlar çok yapılıyor Türkiye’de. Tamam ama bunlar sevgi, barış ve insani değerleri getiriyor mu? ‘Akil adamlar’ ne oldu? Bir kısmı da işte bir tarafı seçti. Bir ara Türkiye’de devlet sanatçılığı vardı. Sanatçı halkın sanatçısıdır, devlet sanatçısı olur mu? Herhalde sanatçıları kafa kola almak için uydurulmuş bir şeydir. Fikret Hakan, “Ben devlet sanatçısı olmak istemem. Halkım bana zaten her türlü kolaylığı gösteriyor” demişti. 

"KENT YAŞAMI AİLE YAPISINI PARALADI" 

Aile büyük şehirlerde biraz paralandı, şartlar aileleri bir araya getirmiyor ama Anadolu, o aile töresiyle geleneğiyle, değerleriyle yaşıyor. Bunu biliyorum. Gençlerin dertleriyle anne baba ilgilen­miyor. Biz Eskişehir’de öğlen mümkün olduğu kadar ama akşam mutlaka ailece yemek yerdik. Ailenin bir araya gelip konuşması, dertleşmesi çok önemli. Bir genç anne babaya derdini anlatmayıp da arkadaşına anlatıyorsa zaten o genç kötüye gidiyordur. 

"TÜRK GENÇLİĞİ İÇİN HAYAT ZORLAŞTI"

Fabrikatör bir arkadaşım var; ‘eve geli­yorum hanım TV izliyor, çocuklarda bil­gisayar, cep telefonu var. Sonra elekt­rik şalterini bir kapattım. Mum yaktım etrafında toplandık ve birbirimizi anla­dık, aile olarak sıcaklaştık. Sonrasında elektrikler geldiğinde bile o sıcaklık kaldı’ demişti. Şimdi cocukların elinde cep telefonu var... Çocukların arkadaşı olmuyor. Türk gençliği için hayat çok zorlaştı. emek çok ucuzladı. Bu genç­lerin de en büyük sermayeleri emek. 

"HASAN BAŞKAN BABA ROLÜNDE"

CÜNEYT ARKIN, 2021 YILINDA USTALARA SAYGI ÖDÜLÜ’NE LAYIK GÖRÜLMESIHAKKINDA DA ISE ŞU IFADELERI KULLANDI:

Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün, hasta olduğum bir dönemde bana jest yapmıştı. O anı asla unutamam. Ancak böyle bir ödüle de layık gördülerse kendilerine teşekkür ederim. Silivri’deki evimde bir gün hastaydım, Hasan Başkanım bana en büyük armağanı verdi, bi kamyon dolusu kavun, karpuz gönderdi. Maç yaptırdı bize, hamama gittik, çıktık balık yedik...

O yüce gönüllü bir insan. Büyükçekmece yeşil. Her ne kadar yapılaşmaya gitse de yeşili örtemedi... Deniziyle, parklarıyla, bahçesiyle temiz... Görsel bakımdan ve tarihi birikimiyle örnek gösterilecek bir yer. İnsanı çok iyi. Türk halkı da böyledir; cömerttir, adamı adam eder. Büyükçekmece insanı da öyle. Hasan Başkan da orada baba rolünde, herkesin derdiyle dertlenen bir yapıda. Hastalığı süresince aradığımda bütün Büyükçekmece halkı onun için dua ediyordu Başkanın iyileşmesinde benim de halkın da duaları vardır.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ